Sayfalar

Cumartesi

20.6.26

ata'nın ali dedesine gittik dün. babaanne ve büyükbaba yazları kalecik'te, kışları alanya'da yaşıyorlar. kızılırmak'ın kıyısında içinden demiryolu geçen harika bir yerleri var. bol bol dut, kiraz, erik topladık. kiraz ağacına çıktım. kollarım çizildi ama ne yapayım kiraz güzeli seçiliyordu. tabii ki birinci oldum çünkü yarışmanın tek katılımcısıydım. jüri de fotisini eklediğim alf'ti. nüfusta yazan adı lady ama ben ona alf diyorum. akşama kadar kedi peşinde hırpalanıyor tipsiz.


harika zaman geçirdik. büyükbabası ata'ya güzel bir jest yaptı.  alanya'da avokado ve muz bahçeleriyle bezeli olan çiftliğini ata'ya hediye etti. ben hayattayken sana devretmek istiyorum, dedi. soyadını taşıyan tek torun olduğundan mı yoksa ata'nın nev-i şahsına münhasır bir çocuk olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama oğluma ve bana karşı çok saygı dolular. biz de şimdiye dek onları üzmemeye çok özen gösterdik. babaannesi bizi davet ederken, kuzularım size ne pişireyim, demişti. böyle içten, böyle aracısız sevilmek çok başka bir şey. bunun temelini saygı ve tevazu ile attığımızı düşünüyorum. 


6.6.26

kötü bir hafta geçirdim ve yeni bir yazı yazmak istemiyordum ama bugün ayın altısıymış. tarihe baktığımda en sevdiğim rakamın birkaç kez yinelediğini görmek hoşuma gitti. dolayısıyla bu tarihin başlığı olsun istedim. bazen böyle saçma şeyler mutlu etmeye yetiyor beni. bazen de devasa jestler bile tatmin etmiyor. ne tuhaf. 

mesela geçenlerde bir arkadaşım beni bir yere davet etti. kabul etmeyeceğimi düşündüğü için "canım sıkkın seninle dertleşmek istiyorum." dedi. gittiğimde masanın üzerinde saksıda bir papatya ve onu çevreleyen tadelleler, her zaman içtiğim kahve ve çikolatalı kurabiye vardı. arkadaşlığımız başlayalı çok olmadı ama beni dikkatli dinleyip sevdiğim şeyleri aklında tutması sonra böyle sürpriz yapması çok tatlıydı. bu beni inanılmaz mutlu etti. normalde onunla buluştuğumuzda öpüşmeden uzaktan merhabalaşırdık. ben pek mıçmıç olmayı sevmiyorum ama bu jesti karşısında yaaa deyip sarılıvermişim. bir hemcinsimden böyle tatlılık görmek çok güzeldi. 

bu hafta okulda yaşanılan kötü olaydan sonra telefonum da çokça çaldı ve çoğuna bakmadım. genelde güzel gelişen ya da kötüye giden herhangi bir olaydan çevreme söz etmem. her şey olup bittikten sonra bir yerlerden işitirler. bu olayı da sadece okul biliyordu. haliyle beni arayanlar daha önce pek diyalog kurmadığım insanlardı. onların meraklarını ya da iyi dileklerini duymak hiçbir şeyi çözmüyordu. sonra bir şey oldu. kayıtlı olmayan numaralardan biri aradı yine. loş koridora bomboş bakıyordum. neden açtım bilmiyorum ama ses tonu, sormadıkları ve susuşuyla bana öyle huzurlu geldi ki. telefonu kapattıktan sonra günler süren o gerginlik, bekleyiş ve karmakarışık olmuş tüm duygular bir anda çözülüverdi. adının nurşen olduğunu sonradan öğrendiğim o ses ile yüz yüze karşılaştığımda sanki yıllardır tanıyormuşçasına bir tepki verdim. hiçbir şeyi süslemeden, abartmadan bütün yalınlığı ve anneliği ile karşımdaydı. yıllardır beni saygıyla izlediğini ama konuşmak için uzaklığımın handikap yarattığından söz etti. o da içe dönük bir insan olduğu için merhabalaşmamız olanaksızlaşmıştı işte.

kötü anlarda insan geçecek diyen bir sese öylesine ihtiyaç duyuyor ki... değer bilmezlik yapmak istemem geçecek diyen insan çok oldu. ata, masum kalbiyle kendini öylesine sevdirmiş ki okuldaki temizlik görevlisi dahi ulaştı bana. o karmaşanın içinde, daha ambulansa binerken "paranız var mı?" diye soran ve gecesinde bana kahve getirmek isteyen o ince düşünce... gelmeyin dediğim halde gelen veliler, çiçek gönderen kurs öğretmenleri... 
işte böylesine karanlık zamanların tuhaf bir huyu var; insanı, kalbinde ona yer açmış insanlara yaklaştırıyor.


Pazar

17.5.26

bugün saçlarıma çiçekler yağdı. bir sakura ağacının altında oturuyordum. hava biraz serin, biraz kararsızdı. üstümde bahar dalları vardı; ince, hafif, neredeyse titreşen... ve o dalların arasında açmış pembe çiçekler… sanki fazla nazik bir şey gibi havada asılı duruyordu. kışın kuru ve sert görünen o ağaçların içinde gizli bir bahar taşıdığını bilmek, insana farklı şeyler düşündürüyor: demek hiçbir şey gerçekten bitmiyor, sadece mevsimi değişiyor. hayat bazen tam da böyle dönüşüyor; gürültüyle değil, usulca. büyük cümlelerle değil, küçük işaretlerle.

sonra bir anda rüzgar yükseldi ve saçlarımı dağıttı. yüzümde, boynumda, omuzlarımda bir dağınıklık kaldı. toparlamaya çalışmadım. zaten bir anlamı yoktu. ağacın üstündeki pembe çiçekler de kopup her yere yayıldı. sanki dallarda değil de havanın içinde açıyorlardı. yere düşen her çiçek toprağın rengini değiştiriyordu. dünya kısa bir süreliğine pembeye bulanıyordu. saçlarıma değen ilk çiçeği hatırlıyorum. hafifti, neredeyse yok gibiydi ama yokluğu bile hissediliyordu. bir anlığına orada durdu, sonra biraz daha çoğaldı. her şey yumuşak bir pembe sessizliğe büründü. çiçekler biraz rüzgarla savruluyor, biraz güneşle soluyorlardı. fazla kırılgandılar, tıpkı benim gibi. sanırım hafifçe dokunulsa çözülüverecek bir taraf taşıyorum içimde.

ve pembe… her yere yayılan o hafif pembe, her şeyi bir süreliğine de olsa iyileştiriyordu.


Salı

5.5.26

hafta sonları ata'yı, kızılay'a deneme sınavına götürüyordum. zaman daraldığı için artık sınava kadar her gün gidiyoruz. bu, kendimle kalacağım günlük spontane üç saat demek. nadiren bir arkadaşımla buluşuyorum; çocuklardan, kaygılardan, haberlerden konuşuyoruz. konuşmayı sevdiğim konuları ise yalnızca kendime saklıyorum. çiçeklerden, köpeklerden, duygulardan, doksanlardan...

bazı günler keşif günüm. yeni mekanlar, yeni tatlar denemeyi seviyorum. bazı günler ise daha stabil. hep aynı kafede oturuyorum ve aynı kahveden içiyorum. masada telefonla ilgilenmeyi çok sevmem bu yüzden çoğu zaman elim çenemde, baristaların ritmine dalıyorum; kahve çekirdeklerinin sesi, buharın kısa bir anlığına görünmesi... çantamda taşıdığım kitabımı okuyorum. sonra kalkıyorum masadan. bunun bi süresi var ve bunu dış faktörler belirliyor. bilirsiniz bazı kadınlar bir masada uzun süre yalnız oturamaz. çevrede sizi izleyen birileri varsa az sonra bir bahaneyle merhabaya gelinmeden, çıkıp gidersiniz. 

genelde dost kitabevine gidiyorum, burası beni uzun süre oyalıyor. dost'a girmediğim günler karanfil'deki sahaflara giriyorum. oradan sakarya caddesindeki çiçekçilere, bazen kendime çiçek alıyorum. ama bazen. bu tamamen ruh halimle ilgili. bugün de o günlerden biriydi. en sevdiğim çiçeklerden bir buket aldım kendime. caddenin sonunda çakmak gazı satan bir amca var, yanında kartondan kedi evleri… ona uğruyorum ara sıra, kedilere küçük bi harçlık bırakıyorum. o da “kızım şunları verir misin, yesinler.” diyerek zulasından yaş mamikler çıkarıyor, ardından bir ıslak mendil uzatıyor. o kadar beyefendi ki.

kulağımda müziğimle yürümeyi çok seviyorum. tunalı'ya, belki kuğulu'ya. kalabalığın bir parçası olup, aynı zamanda bağımsız olmak...  bazen bütün o keşmekeşin içerisinde kendimi sokaklarda dolaşan flanörler gibi hissediyorum. kapı eşiklerinin, simit tezgahlarının, bozulmuş kaldırımların üzerinde gezen bir düşünceyim. ve belki de en çok bu yüzden, bu üç saat: ne tamamen yalnızlık ne de kalabalık. sadece bana ait, sessiz bir aralık.