Çarşamba
Akzambak Üzerine
"Zambak arıyorum."
"Bu mevsimde bulamazsın."
"Dağ döşünde bulurum."
Elinde bir kese kağıdı erkenden çıktı yola, toprak bir yoldan geçti, kenar mahallelerden birine geldi, üç çocuk tekmeledi eski meşin bir topu. Şehri hapseden tellerin arasından sızdı ormana, pas oldu siyah elbisesi. Bir kuş uçtu üzerinden, kıyıya doğru çırpıyordu kanatlarını.
Yamacı yukarıya doğru tırmanırken ne denli mutsuz olduğu geldi aklına. Düşüncelerini silkeleyip atmak istercesine kafasını hızlıca salladı. Kızıl bir sinek vızıldadı kulağında. Hızlandı adımları, akşam çökmeden bulmalıydı zambağı. Hoş bugün güneş hiç doğmamıştı, bakarsın akşam olmaz ay da çıkmazdı. Şafak sökerken mutsuzluktan durmuştu zaman.
Bir rüzgar esti, savruldu meşe yaprakları. Uzaklardan bir pınar şırıldadı, suyu bulup ellerini yıkamak istedi, ellerine baktı yalnızlığı gördü. Kirlenerek devam etti dağ döşüne.
Terledi, saçlarını karıştırdı. Tokası düştü, baktı ayaklarının dibine, ayrık otlarının arasında kaybolup gitmişti. Kafasını kaldırdığında gördü onu, kayaların arasında bir zambak, öylece duruyordu. Bulduğu bir sopayla çıkardı soğanı topraktan, çiçeği boynundan tutup kese kağıdının içerisine koydu. Bir emanet taşır gibi dikkatlice indi gerisin geriye şehre.
O küçükken babası, çocukluğuna, çobanlık yaptığı zamanlara ait hikayeler anlatırdı. Yabani zambaklardan, güttüğü sürünün zambaklara yaklaşmaması için ne denli çaba harcadığından bahsederdi. O yamaca her tırmandığında zambakları yerinde bulmaktan, beyaz ve nazlı hallerini izlemekten ne denli keyif aldığından söz ederdi.
Düşünceler ve yol yormuştu onu ancak hiçbir şey hissetmiyor gibiydi. Yalnızca içinde derin bir sızı vardı. Ağlamak istiyor, ağlayamıyordu. Bir selvinin gölgesinde bekledi bir müddet. Kambur bir adam geldi yanına, elinde bir kova su ve ufak bir kazma vardı.
"Bulmuşsun Zambağı."
"Buldum."
"Sen dikmek istersen su ve kazma burada. Toprağı çok az belle, zaten hala yaş."
Yapamam der gibi kafasını iki yana salladı, uzattı kese kağıdını kambur adama. Elini cebine attı, on beş lira çıktı ancak. "Şimdilik al bunu, yine getireceğim. Babama iyi bak, toprağını susuz, çiçeksiz bırakma."
Defin işleri süren bir mezarın yanından geçti. Telaşlı bir kalabalık vardı, ağıtlar yükseliyordu.
Resim : Cornelis Springer 1886
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Çok etkilendim,şaşırtıcı ve akıcıydı bence bu işte çok yeteneklisin seni okumak çok zevkli.
YanıtlaSilÇok etkileyici ve çok güzel!
YanıtlaSilDevamını da bekliyoruz. Sevgilerimle.
Çok beğendim,ellerine sağlık..
YanıtlaSilDevamını dört gözle bekliyorum
Öncelikle hoş geldin ne güzel bir Ankara gezisi olmuş özellikle Atatürkle ilgili kareleri çok beğendim birde bu kısa öykülerin çok başarılı biliyorsun bir tanesini gerçek zannetmiştim hatta:) bunuda çok severek okudum .
YanıtlaSilKısa da olsa hayattan izole olmamı ve okumanın ne kadar büyük bir zevk olduğunu yeniden hatırlattı bu deneme. Yağ gibi akıp gitmiş kelimeler, evrensel olarak çok dolu ve çok başarılı. Çok ufak bir eleştirim olacak daha önceki denemelerde tasvire daha fazla yer ayırmıştınız, bunun tadı daha farklı olmuş, kim bilir belki de hikayenin tavrı bu. Kaleminize sağlık, mutlaka ve mutlaka bu kabiliyeti değerlendirmeli ve geliştirmelisiniz. Okurunuz olmak çok güzel.
YanıtlaSilYazı zaten hoş,resimler ayrı alıp götürüyor insanı.Hala arıyor musun her şeye rağmen ak zambağı?
YanıtlaSilcanım nasıl bir yazı nasıl yüreğimi titreten
YanıtlaSilİyi akşamlar yazınıza hayran oldum,öyküyü çok güzel bağlamışsınız.İki defa okudum etkilendim.
YanıtlaSildeneme arıyordum buraya girdim devamını yazdın mı? çok dokunaklıydı
YanıtlaSil